Osman DOST


Konuşan Türkiye’den Korkanlar

Konuşan Türkiye’den Korkanlar


 

Türk siyasetinin hafızasına yerleşmiş kavramlardan biridir “Konuşan Türkiye.” Çok partili hayata geçtiğimiz günden bu yana neredeyse her siyasi aktör, konuşan bir toplumun önemine vurgu yapmış, demokrasinin temel şartının ifade özgürlüğü olduğunu dile getirmiştir. Çünkü demokrasi yalnızca sandığa gitmek değildir; demokrasi, vatandaşın sözünün kıymet gördüğü bir düzenin adıdır.

 

İnsan konuşur. Derdini anlatmak için, haksızlığa itiraz etmek için, daha iyisini talep etmek için konuşur. Bazen meydanlarda konuşur, bazen kürsülerde, bazen bir pankartın arkasında. Gerektiğinde miting yapar, yürüyüş düzenler, protesto eder. Elbette bu süreçlerde eksikler, hatalar olabilir. Ancak nasıl ki siyasetçiler yanlış yaptıklarında bunu düzeltme ve özür dileme hakkına sahipse, toplumun farklı kesimleri de demokratik haklarını kullanırken kusursuz olmak zorunda değildir. Önemli olan, bu hak arama yollarının hukuk içinde değerlendirilmesi ve demokratik zeminde çözülmesidir.

 

Bir zamanlar, kamuoyunun hukuka aykırı bulduğu uygulamalara karşı yalnızca sokaklar değil, akademi de ses verirdi. Hukuk fakültelerinin dekanları cübbeleriyle Anıtkabir’e yürür, yaptıkları basın açıklamalarıyla hükümeti hukuka davet ederdi. Bu, sembolik ama güçlü bir demokratik uyarıydı. O uyarı çoğu zaman karşılık bulur; hükümet ya uygulamayı gözden geçirir ya da tamamen geri çekerdi. Çünkü konuşan bir toplumun sesini duymamak mümkün değildi.

 

İşçiler haksızlığa uğradığında meydanlara çıkabiliyordu. Maaşı ödenmeyen, kıdem tazminatı gasp edilen emekçiler miting yapıyor, hak arıyordu. Maden ocaklarında çalışan işçiler grev kararı alıyor, seslerini duyurmak için kilometrelerce yürüyordu. Önlerine barikatlar, askerî setler dikilmiyordu. Hak aramak, suç değil; demokrasinin doğal bir uzantısı olarak görülüyordu.

 

1990’lı yıllarda Zonguldak’tan yola çıkan yüz binlerce maden işçisinin Ankara’ya doğru yürüyüşü hâlâ hafızalardadır. O yürüyüş yalnızca bir ekonomik talebin ifadesi değildi; konuşan toplumun kararlılığının, dayanışmasının ve cesaretinin sembolüydü. Devletle millet arasında kurulan ilişkinin, korku üzerine değil diyalog üzerine inşa edilmesi gerektiğini gösteren tarihî bir andı.

 

Merhum Süleyman Demirel, “konuşan Türkiye” vurgusunu sıkça yapar; susan bir toplumun değil, konuşan bir milletin güçlü olacağını savunurdu. Benzer şekilde merhum Bülent Ecevit de farklı düşünenlerin sesine alan açmanın demokrasiyi beslediğini ifade ederdi. Çünkü tek tip düşünceye indirgenmiş bir toplum, zamanla içine kapanır; biriken baskı ise sağlıklı sonuçlar doğurmaz. Susturulmuş bir toplum huzurlu değil, yalnızca sessizdir.

 

Bugün ise 21. yüzyılın iletişim çağında yaşıyoruz. Dünyayla entegre olmuş, bilgiye anında ulaşabilen, olup biteni kıyaslayabilen bir topluma “sus” demek gerçekçi değildir. İnsanlar görüyor, değerlendiriyor ve sorguluyor. Üstelik ekonomik sıkıntılar arttıkça, hayat pahalılığı derinleştikçe, işsizlik ve geçim kaygısı büyüdükçe sesler daha da yükseliyor. Çünkü ekonomik kriz yalnızca cüzdanı değil, sabrı da zorluyor.

 

Demokrasi yalnızca seçim günü sandığa atılan oy değildir. Demokrasi; konuşabilen, eleştirebilen, itiraz edebilen, talep edebilen bir toplum demektir. İfade özgürlüğü güvence altında değilse, eleştiri düşmanlık olarak görülüyorsa, meydanlar korkuyla boş bırakılıyorsa “Konuşan Türkiye” yalnızca bir slogan olarak kalır.

 

Asıl soru şudur: Konuşan Türkiye’den kim korkar? Kendi vatandaşının sesinden ürken bir anlayış, aslında kendi meşruiyetinden şüphe duyuyor demektir. Oysa güçlü iktidarlar eleştiriden korkmaz; tam tersine eleştiriyi pusula olarak görür. Çünkü halkın sesi, yönetenler için bir tehdit değil, bir uyarıdır. O uyarı dikkate alındığında sistem güçlenir; bastırıldığında ise zayıflar.

 

Konuşan Türkiye, bağıran bir Türkiye değildir. Yakıp yıkan bir Türkiye de değildir. Konuşan Türkiye; hakkını hukuk içinde arayan, sözünü cesaretle söyleyen, farklılıklarını tehdit değil zenginlik olarak gören bir Türkiye’dir. Gerçek demokrasi de tam olarak budur.

 

Eğer gerçekten güçlü bir ülke olmak istiyorsak, korkulacak olan konuşan değil, susturulmuş bir Türkiye’dir. Çünkü susturulan her ses, bir gün daha büyük bir yankıyla geri döner. Oysa konuşan bir toplumda sorunlar büyümeden çözülür, gerilimler tırmanmadan düşer, güven duygusu zedelenmeden korunur.

 

“Konuşan Türkiye” bir temenni değil, bir ilke olmalıdır. Sözün serbest olduğu, eleştirinin suç sayılmadığı, hukukun herkese eşit uygulandığı bir düzen… Ancak o zaman bu ifade gerçek anlamına kavuşur.