Bu topraklarda bir devlet, yoklukların içinden doğdu. Atatürk ve silah arkadaşları, istilaya uğramış Anadolu’yu; yorgun, yoksul ama inancını kaybetmemiş bir avuç insanla kurtardı. O insanların çoğunun ayağında ayakkabısı yoktu, sırtındaki elbise yamalıydı. Ancak bağımsızlık inancı, bütün imkânsızlıkların üzerindeydi.
Kurtuluş Savaşı kazanılıp Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda, elde ne güçlü bir sanayi vardı ne de yeterli sermaye birikimi. Osmanlı’dan devralınan ekonomik tablo son derece zayıftı. Buna rağmen Cumhuriyet’in kurucu kadroları, siyasi bağımsızlığın ekonomik bağımsızlıkla taçlandırılmadıkça kalıcı olmayacağını çok iyi biliyordu. İşte bu bilinçle, genç Cumhuriyet bir kalkınma seferberliği başlattı.
İlk yıllarda şeker fabrikaları, dokuma tesisleri, demir-çelik fabrikaları kuruldu. Sümerbank ve Etibank gibi kurumlar yalnızca üretim yapmakla kalmadı, aynı zamanda birer okul işlevi gördü; mühendisler, teknisyenler, işçiler yetiştirdi. Devlet öncülüğünde başlatılan sanayileşme hamlesi, ülkeyi sadece tüketen değil, üreten bir yapıya dönüştürmeyi hedefliyordu.
Özel teşebbüsü canlandırmak için bankalar kuruldu, girişimcilere kredi imkânları sağlandı. Devlet, ekonomide yol gösterici ve destekleyici bir rol üstlendi. Çok partili hayata geçişle birlikte yatırımlar hız kesmedi. Kuş uçmaz, kervan geçmez denilen dağlar aşıldı; yollar yapıldı, barajlar inşa edildi, elektrik ülkenin en ücra köşelerine kadar ulaştırıldı. Anadolu’nun dört bir yanında fabrika bacaları tüter hale geldi.
Bir dönem “Türkiye bir toplu iğne bile üretemiyor” denilen bir ülke, zamanla elektronikten kimyaya, tekstilden ağır sanayiye kadar pek çok alanda söz sahibi olmaya başladı. Savunma sanayisinde atılan adımlar, dışa bağımlılığı azaltma yolunda önemli mesafeler kat edilmesini sağladı. Bütün bu gelişmeler, uzun yıllar yayılan planlı kalkınma anlayışının ürünüdür. Devlet Planlama Teşkilatı gibi kurumlar, yatırımların rastgele değil, stratejik hedeflere göre yapılmasını sağladı.
Ancak 2000’li yılların başından itibaren uygulanan özelleştirme politikaları, bu birikimin önemli bir kısmını tartışmalı bir sürecin içine sürükledi. Özelleştirme, doğru uygulandığında verimliliği artırabilir, kamunun yükünü hafifletebilir. Fakat mesele, özelleştirmenin nasıl, hangi şartlarda ve hangi stratejik bakış açısıyla yapıldığıdır.
Ne yazık ki birçok kamu kuruluşu, gerçek değerinin çok altında bedellerle elden çıkarıldı. Bazı tesisler, üretim devam etsin diye değil, arsasının değeri için satın alındı. Yıllarca ülkeye katma değer üretmiş fabrikalar kapatıldı; makineler hurdaya ayrıldı; çalışanlar işsiz kaldı. Oysa bu tesisler sadece bina ve makineden ibaret değildi. Onlar birer bilgi birikimi, birer tecrübe merkeziydi.
Daha da önemlisi, kamuya ait kalan kurumların yönetimlerinde liyakat yerine siyasi tercihlerin belirleyici olması, verimliliği ciddi şekilde zayıflattı. Ehliyet ve tecrübenin yerini sadakatin alması, kurumsal yapıyı aşındırdı. Devlet Planlama Teşkilatı’nın etkisizleştirilmesi ve planlı kalkınma anlayışından uzaklaşılması da bu süreci hızlandırdı. Uzun vadeli üretim stratejileri yerine kısa vadeli gelir hesapları ön plana çıktı.
Ekonomide yaşanan bozulmalar karşısında alınan tedbirler de çoğu zaman yapısal olmaktan uzak kaldı. Oysa ekonomik sorunlar, üretim gücünü artırarak, katma değeri yüksek sektörlere yatırım yaparak ve teknolojik dönüşümü sağlayarak aşılabilir. Üreterek büyümek yerine varlık satarak bütçe açığını kapatma yoluna gitmek, geçici bir rahatlama sağlasa da uzun vadede ülkenin elindeki imkânları azaltır.
Satarak düzelmek mümkün müdür? Bir aile düşünün: Geliri giderini karşılamadığında, evindeki eşyaları satmaya başlıyor. Bir süre sonra satacak bir şey kalmadığında ne olacaktır? Devletler için de durum farklı değildir. Stratejik kurumları, üretim tesislerini, limanları, madenleri ve enerji altyapısını elden çıkarmak; gelecekteki gelir kaynaklarını da azaltmak anlamına gelir.
Elbette devlet her alanda üretici olmak zorunda değildir. Özel sektör dinamizmi, rekabet ortamı ve girişimcilik ekonominin vazgeçilmez unsurlarıdır. Ancak stratejik sektörlerde, milli güvenliği ve ekonomik bağımsızlığı ilgilendiren alanlarda devletin yönlendirici ve denetleyici rolü hayati önemdedir. Özelleştirme bir ideoloji değil, bir araçtır. Amaç ülkenin refahını artırmak olmalıdır.
Bugün gelinen noktada, ekonomik sıkıntıların çözümü yine üretimdedir. Tarımda kendi kendine yeten, sanayide katma değeri yüksek ürünler geliştiren, teknolojide yenilikçi yatırımlar yapan bir Türkiye mümkündür. Bunun için de uzun vadeli planlama, şeffaf yönetim, güçlü kurumlar ve en önemlisi liyakat esaslı kadrolar gereklidir.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında yokluk içinde başlatılan kalkınma hamlesi, bize önemli bir ders veriyor: İmkânsızlıklar mazeret değildir. Doğru vizyon, sağlam irade ve planlı çalışma ile büyük atılımlar yapılabilir. O günün şartları bugünden çok daha ağırdı. Buna rağmen fabrikalar kuruldu, demiryolları döşendi, üretim seferberliği başlatıldı.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, geçmişe nostaljik bir özlem değil; o dönemin üretim ruhunu, planlama anlayışını ve bağımsızlık bilincini yeniden hatırlamaktır. Ekonomik sorunların kalıcı çözümü, varlık satarak değil; üretimi artırarak, teknolojiyi geliştirerek ve insan kaynağına yatırım yaparak mümkündür.
Satarak geçici nefes almak yerine, üreterek kalıcı güç kazanmak zorundayız. Aksi halde kısa vadeli çözümler, uzun vadeli kayıplara dönüşebilir. Temennimiz; özelleştirme adı altında değerlerin hoyratça elden çıkarılmasının sona ermesi, liyakat esaslı yönetim anlayışının hâkim olması ve yeniden üretim odaklı bir kalkınma modeline dönülmesidir.
Çünkü bir ülke ancak üreterek yükselir. Satarak değil.
