Türkçemizde çok güzel bir deyim vardır: Tuz koktu.
Antik dönemlerde tuz, yalnızca bir gıda değil, hayati, ekonomik ve siyasal bir unsurdu. Kıtlık dönemlerinde hayatta kalmayı sağladı, orduların beslenmesini mümkün kıldı, uzun yolculukların askeri seferlerin önünü açtı.
Başta eski Türk geleneklerinde olmak üzere askerler için et bozulmasın diye tuzlanırdı; yani tuz, düzenin ve sağlamlığın sembolüdür. Roma İmparatorluğu’nun kuruluş sebebi tuzdur.
Roma’da askerlere verilen “salarium” (maaş) kelimesi tuzdan gelir. Bugünkü salary kelimesinin kökü buradadır.
Özetle “tuz kokarsa” devlet düzeni çatırdar.
Size bugün düzenin nasıl çatırdadığını anlatan bir örnek vereceğim.
Anayasamızın 73. maddesi açık ve nettir:
“Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, mali gücüne göre vergi ödemekle yükümlüdür.”
Dikkat edin. Anayasa “vergi veren yurttaş” diye bir ayrım yapmaz. “Herkes” der. Çünkü vergi bir ayrıcalık değil, toplumsal bir ödevdir.
Ama bugün yaşadığımız tablo, bu cümlenin ruhuyla ne kadar örtüşüyor?
Vergisini düzenli ödeyenin cezalandırıldığı, vergi kaçıranın ise mahkeme kararlarına rağmen bir eli yağda bir eli balda yaşadığı bir dönemden geçiyoruz. Vergi vermemek için sahtekârlık yapanların kollandığı, buna karşılık dürüst mükellefin baskı altında bırakıldığı bir dönem.
Trafikte tekme-yumruk kavga ettiler: Ehliyetlerine el konulduBursa'da yolda otomobillerini durdurarak tekme yumruk kavga eden, ancak birbirinden şikayetçi olmayan sürücüler Serkan K. ile Emirhan A.’ya idari para cezası uygulanıp, ehliyetlerine el konuldu.Cumhuriyet
Ve işin en karanlık tarafı tam da burada başlıyor.
Vergi kaçıranları ortaya çıkarmakla görevli olanlar... Yani kamu adına denetim yapanlar.
Peki ya o denetimi yapanlar, vergi kaçıranlarla işbirliği yaparsa?
Ya da daha da vahimi, dürüst mükellefi korkutarak, tehdit ederek örgütlü bir yapı içinde para vermeye zorlarsa?
Evet... Ne yazık ki olmuş. Hem de iddialara göre sistematik şekilde yapılmış.
Anlatayım.
2025 yılının ocak ayında bir tanık, Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kapısını çalıyor.
Anlattıkları sıradan bir şikâyet değil.
İddiaya göre Beylikdüzü Vergi Denetim Kurulu’nda görevli bazı vergi müfettişleri, vergi mükellefleri hakkında düzenlenecek raporları bir baskı aracına dönüştürüyor.
“Ceza yazarız”, “Mahkemeye sevk ederiz”, “Yıllarca hapis yatarsınız” tehdidiyle mükellefleri sindiriyor ve bu korku üzerinden yüksek miktarlarda para talep ediyor.
Savcılık bu ihbarı ciddiye alıyor. Soruşturma başlatılıyor. Mahkemeden fiziki ve teknik takip izinleri alınıyor. Mali suçlarla mücadele ekipleri devreye giriyor.
İddialara göre bazı müfettişlerin odalarına kamera yerleştiriliyor. Yapılan görüşmeler kayıt altına alınıyor.
Dosyada özellikle üç isim öne çıkıyor: Süleyman Ç., Taha B. ve Doğan G.
İddialara göre bu isimler arasındaki konuşmalar sadece şüphe değil, adeta suçun ikrarı niteliğinde.
Hangi mükellefe nasıl baskı yapılacağı, hangi rapor karşılığında ne kadar para isteneceği konuşuluyor.
Hatta odalarda saklanan paraların görüntüleri dahi teknik takiple kayda giriyor.
İfadeler kısmı ise en az görüntüler kadar çarpıcı.
Şüphelilerden Doğan G, ilk aşamada her şeyi inkâr ediyor. Ancak fiziki ve teknik takip kayıtları önüne konulunca bu kez itirafçı oluyor.
Yapıyı anlatıyor. Ama iddiaya göre eksik anlatıyor.
Mağdur sıfatıyla ifade verenlerden Güler A. ve Murat Ş. ise yaşadıklarını tüm ayrıntılarıyla aktarıyor.
Mali müşavirleri aracılığıyla müfettiş Taha B’nin kendilerini aradığını söylüyorlar.
“2019 yılında sahte fatura kullanıldığı” iddiasıyla kuruma çağrılıyorlar.
Murat Ş. defter ve faturaları alıp gidiyor.
Birkaç gün sonra karşısına çıkan tablo şu: “Yargılanırsınız. 3 yıldan başlayan hapis cezası var. Dosyalar büyür, bu iş 10-15 yıla gider.”
Geri adım atmıyorlar. “Biz usulüne uygun iş yaptık” deyip odadan çıkıyorlar.
Ama baskı bitmiyor. Bu kez telefonlar başlıyor.
Murat Ş. tekrar kuruma gittiğinde, bu kez karşısına Süleyman Ç. ve Doğan G. çıkıyor.
Teklif açık: “100 bin TL verirseniz konu kapanır. Vermezseniz mahkeme, peş peşe davalar, cezaevi...”
Reddedilince pazarlık başlıyor: “Parayı düşürelim. Yoksa başın yanar. Hiç ziynetiniz bile mi yok?”
Sonunda rakam 30 bin TL’ye düşüyor. Ve iddiaya göre para elden teslim ediliyor. Bakın.
Bu anlatılan sadece bir örnek.
Dosyada müşteri ayarlayan avukatlar, aracılık yapan mali müşavirler, hatta mafya bağlantısı olduğu iddia edilen ancak resmi kayıtlarda adı geçmeyen bir kadın da var.
Savcılık ve Emniyet soruşturmayı genişletiyor. İkinci dalga... Üçüncü dalga...
Ancak soruşturmanın ilerleyen aşamalarında dikkat çekici gelişmeler de yaşanıyor.
Üçüncü dalga operasyonunda gözaltına alınanlardan bazıları adli kontrol ile serbest bırakılıyor.
İddiaya göre bu kişiler için üstelik kamuoyunun da yakından tanıdığı birçok üst düzey siyasi araya giriyor.
Özetle tuz kokuyor.
Elbette devleti ayakta tutan onurlu savcı, memur ve askerler var.
İşini namusuyla, hukuka bağlı kalarak yapan kamu görevlilerine sözümüz yok. Bu yazı onlara değil.
Ama kamu gücünü kişisel menfaati için kullananların, hangi makamda olursa olsun ortaya çıkarılması bu toplumun hakkıdır.
Soruşturmayı takip ediyorum.
Yargılama sürecini de takip edeceğim.
Gelişmeler oldukça yazmaya devam edeceğim.
