Ortadoğu’nun bitmeyen hesaplaşmaları ve dış müdahalelerle şekillenen kırılgan dengeleri, bugün yine benzer bir tartışmanın merkezinde duruyor. Bölge halklarının kaderi, çoğu zaman kendi iradelerinden ziyade küresel güçlerin stratejik hesapları doğrultusunda belirleniyor. Bu çerçevede Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgede izlediği politikalar, uzun süredir eleştiri konusu olmaya devam ediyor.
ABD’nin Ortadoğu’da “yeni düzen” adı altında yürüttüğü girişimlerin, çoğu zaman istikrar getirmekten çok yeni çatışma alanları oluşturduğu artık daha açık görülüyor. Irak ve Suriye örnekleri hâlâ hafızalardaki tazeliğini korurken, benzer senaryoların farklı ülkeler üzerinden yeniden kurgulanmak istendiği yönündeki kaygılar da giderek artıyor. Bölge ülkelerinin iç dinamikleri kullanılarak oluşturulmaya çalışılan “yeni yapılar”, kısa vadede bazı gruplara cazip görünse de uzun vadede ciddi bedeller doğurma potansiyeli taşıyor.
Kendi ülkelerine karşı konumlandırılan unsurlara verilen destek ve “devletleşme” vaatleri, ilk bakışta bir umut gibi sunulsa da tarih bu tür projelerin çoğunlukla hayal kırıklığıyla sonuçlandığını gösteriyor. Dış destekle ayakta duran yapıların kalıcılığı sorgulanırken, bu oluşumların halklarına gerçek bir refah ve güvenlik sağlayamadığı da defalarca tecrübe edildi. Bugün bazı kesimlerin bu vaatlere kapılarak farklı bir gelecek hayali kurması anlaşılabilir; ancak geçmiş örnekler, bu tür beklentilerin çoğu zaman karşılıksız kaldığını ortaya koyuyor.
Öte yandan ABD’nin bölgedeki müttefiklerine yönelik yaklaşımı da ayrı bir tartışma konusu. Körfez ülkeleri başta olmak üzere bazı devletlerin güvenliklerini büyük ölçüde ABD’ye dayandırdığı biliniyor. Ancak son yıllarda yaşanan gelişmeler, bu güvenlik şemsiyesinin ne kadar sürdürülebilir olduğu sorusunu gündeme getirdi. ABD’nin, kendi çıkarları söz konusu olduğunda müttefiklerini ikinci plana atabildiği yönündeki eleştiriler giderek daha fazla dillendiriliyor.
İsrail’in bölgedeki politikalarına verilen güçlü destek de bu tablonun önemli bir parçası. Uluslararası platformlarda bazı krizlerin görmezden gelindiği, buna karşılık belirli ülkelere yönelik sert uyarıların yapıldığı bir çifte standart algısı oluşmuş durumda. Bu durum, bölgedeki gerilimi azaltmak yerine daha da artıran bir etki yaratıyor.
İran meselesi ise bu denklemde ayrı bir başlık olarak öne çıkıyor. Uzun yıllardır çeşitli yaptırımlar ve baskılarla karşı karşıya kalan İran’ın askeri kapasitesi, özellikle balistik füze programı üzerinden sıkça tartışılıyor. İran’ın kolayca göz ardı edilemeyecek bir güç olduğu, yaşanan gelişmelerle bir kez daha anlaşılmış durumda. Bu da bölgedeki güç dengelerinin ne kadar hassas olduğunu gösteriyor.
Avrupa cephesinde ise daha temkinli ve zaman zaman bağımsız bir duruş arayışı dikkat çekiyor. Bazı Avrupa liderlerinin, ABD politikalarına mesafeli yaklaşarak daha dengeli bir tutum benimsemeye çalıştıkları görülüyor. Bu yaklaşım, küresel sistemde çok kutupluluğun giderek daha fazla hissedildiğine işaret ediyor.
Sonuç olarak, Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler bir kez daha şunu gösteriyor: Dış güçlere dayanarak kurulan hayaller, çoğu zaman bölge halklarına bekledikleri huzur ve refahı getirmiyor. Kısa vadeli kazanımlar uğruna uzun vadeli istikrarsızlık riskini göze almak, telafisi zor sonuçlar doğurabiliyor.
Bu nedenle gerek bölge ülkelerinin gerekse farklı arayışlar içinde olan grupların, dış aktörlere duydukları güveni yeniden sorgulamaları gerekiyor. Kendi gerçekliklerine, kendi toplumsal dinamiklerine ve uzun vadeli çıkarlarına odaklanan bir yaklaşım, belki de en sağlıklı yol olacaktır. Aksi hâlde tarih, benzer hataların tekrarlandığı bir döngü olmaktan öteye geçemeyecektir.