Osman DOST

Tarih: 28.02.2026 22:54

Dünya’ya Barış Bu Lider Kadrosuyla Gelmez

Facebook Twitter Linked-in

 

Dünya zor bir dönemden geçiyor. Savaşlar, bölgesel çatışmalar, ekonomik krizler ve derinleşen kutuplaşmalar küresel düzeni sarsıyor. Ancak bütün bu sorunların arkasında çoğu zaman gözden kaçan bir gerçek var: liderlik eksikliği. Bugün sadece bizim coğrafyamızda değil, Avrupa’da da ciddi bir “lidersizlik” tartışması yaşanıyor. Bir zamanlar Avrupa siyasetinde ağırlığı olan, vizyon koyabilen, kriz anlarında sorumluluk alan isimler vardı. Örneğin Willy Brandt ya da Helmut Schmidt gibi liderler, yalnızca ülkelerini değil, Avrupa’nın genel istikametini de etkileyebiliyordu. Bugün ise aynı ölçekte, aynı kararlılıkta ve aynı siyasal derinlikte liderler görmek zor.

 

Bu boşluk, küresel siyasette güç merkezlerinin daha hoyrat davranmasına zemin hazırlıyor. Özellikle ABD Başkanı Donald Trump’ın ikinci döneminde izlediği sert ve zaman zaman tehditkâr dil, uluslararası ilişkilerde alışılmış diplomatik sınırları zorluyor. Bir gün bir ülke liderine “akıllı ol” minvalinde çıkışlar yapılırken, başka bir gün yeraltı kaynakları üzerinden açık talepler dile getirilebiliyor. Diplomasi, incelik ve karşılıklı saygı gerektirir; devlet adamlığı ise öfkeyle değil akılla yürütülür. Ancak son yıllarda dünya siyaseti, daha çok meydan okuma ve güç gösterisi dili üzerinden şekilleniyor.

 

Trump yönetimi, bir yandan Rusya-Ukrayna savaşını bitirme iddiasıyla masaya otururken, diğer yandan Ukrayna’nın yeraltı zenginliklerini gündeme taşıyan açıklamalar yapabiliyor. Ukraine ile Russia arasındaki savaş, zaten başlı başına küresel bir istikrarsızlık kaynağıyken, bu savaşın ekonomik pazarlık unsurlarına indirgenmesi uluslararası hukukun ruhuyla bağdaşmıyor.

 

Benzer bir tablo Orta Doğu’da da karşımıza çıkıyor. Israel’e verilen koşulsuz destek, Palestine topraklarında yaşanan insani dramı daha da derinleştiriyor. Tarih boyunca büyük acılar yaşamış bir halkın, bugün başka bir halkın trajedisine kayıtsız kalması dünya vicdanında ciddi bir sorgulamaya yol açıyor. Üstelik Filistin’in kıyı bölgelerinin turizm yatırımları için “uygun alanlar” olarak anılması, savaşın ortasında yaşayan insanlar açısından son derece yaralayıcı bir yaklaşım. Savaş devam ederken gayrimenkul ve yatırım hesapları yapmak, insani değerlerin ne kadar geri plana itildiğini gösteriyor.

 

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ise arkasında güçlü bir destek gördükçe daha sert bir çizgiye yöneliyor. Bölgedeki gerilim tırmanırken, diplomasi kanalları zayıflıyor; askeri seçenekler ise daha kolay telaffuz edilir hale geliyor. Son dönemde İran’a yönelik saldırılar ve karşılıklı tehditler, Orta Doğu’yu daha geniş çaplı bir çatışmanın eşiğine getiriyor. Iran’ın hedef alınması, yalnızca iki ülke arasındaki bir mesele değil; küresel güç dengelerini de doğrudan etkileyen bir gelişme.

 

Bütün bu tablo karşısında Avrupa’nın duruşu belirleyici olabilirdi. Eğer Avrupa Birliği içinde 5–6 güçlü ve tutarlı lider ortak bir vizyon etrafında birleşebilseydi, hem NATO içindeki dengeyi yeniden kurabilir hem de ABD’ye karşı daha bağımsız bir çizgi geliştirebilirdi. NATO uzun yıllardır büyük ölçüde ABD’nin askeri ve siyasi ağırlığıyla yön buluyor. Oysa Avrupa ülkeleri kendi savunma ve dış politika perspektiflerini daha kararlı bir şekilde ortaya koyabilse, hem Orta Doğu’da hem de Doğu Avrupa’da daha dengeli bir rol oynayabilirlerdi.

 

Sorun yalnızca Amerika ya da İsrail değil; sorun, çok kutuplu bir dünyada ortak aklın üretilememesi. Güçlü liderlik, yalnızca sert konuşmak ya da askeri güç göstermek değildir. Gerçek liderlik, kriz anında tansiyonu düşürebilmek, karşıt görüşleri aynı masada buluşturabilmek ve uzun vadeli barış vizyonu ortaya koyabilmektir. Bugün dünya siyasetinde eksik olan da tam olarak budur.

 

Eğer Avrupa kendi içinde birlik sağlayamaz, ortak bir dış politika refleksi geliştiremezse; ABD ve İsrail merkezli politikaların sonuçlarına katlanmak zorunda kalacaktır. Ancak güçlü bir Avrupa ittifakı, gerektiğinde “gemilerinizi ve uçaklarınızı alın, kendi ülkenize dönün” diyebilecek diplomatik cesareti gösterebilir. Bu, çatışma aramak değil; denge kurmak demektir.

 

Dünya barışı, tek bir liderin iradesine bırakılamayacak kadar değerlidir. Barış; karşılıklı saygı, uluslararası hukuk ve çok taraflı iş birliğiyle mümkündür. Aksi halde güçlünün sözünün geçtiği, zayıfın bedel ödediği bir düzen kalıcı hale gelir. Bugün ihtiyacımız olan şey; hamasi nutuklar değil, vizyon sahibi, ilkeli ve cesur liderlerdir. Çünkü barış, güçlülerin keyfine bırakılmayacak kadar ciddi bir meseledir.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —