Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2026 yılının ilk enflasyon verilerini açıkladı. Açıklanan rakamlar, her zamanki gibi, vatandaşın günlük hayatta yaşadığı pahalılıkla resmi veriler arasındaki uçurumu bir kez daha görünür kıldı. Kâğıt üzerindeki enflasyon ile mutfaktaki yangın arasındaki mesafe, giderek daha da açılıyor.
TÜİK verilerine göre Ocak 2026’da Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) aylık bazda yüzde 4,84 artarken, yıllık enflasyon yüzde 30,65 olarak gerçekleşti. Buna karşılık Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) aynı dönem için aylık enflasyonu yüzde 6,32, yıllık enflasyonu ise yüzde 53,42 olarak açıkladı. İki veri arasındaki bu büyük fark, kamuoyunda sıkça sorulan “Hangi enflasyon gerçek?” sorusunu yeniden gündeme taşıdı.
Resmi veriler ile semt pazarında karşılaşılan fiyatlar birbirini tutmasa da, devletin resmi kurumu olması nedeniyle TÜİK’in açıkladığı rakamlar “enflasyon” olarak kabul ediliyor. Market rafında, pazardaki tezgâhta, kasada yaşanan gerçek artışlar ise çoğu zaman bu rakamların dışında kalıyor. Vatandaşın hissettiği pahalılık, istatistik tablolarında kendine yer bulamıyor.
Bir semt pazarına girdiğinizde tezgâhlar ilk bakışta rengârenk, sebze ve meyveler taze ve göz alıcı görünebiliyor. Ancak tezgâhların önünde müşteri yok; pazarcı esnafı ise birbirleriyle sohbet ederek günü tamamlamaya çalışıyor. Pazarcılar her gün farklı bir semtte tezgâh açtıkları için, satılamayan ürünler ertesi güne kalıyor. Zamanla solan sebzeler, ezilen ve çürümeye yüz tutan meyveler ya çöpe gidiyor ya da maliyet olarak kalan ürünlerin fiyatına ekleniyor.
Yani çöpe atılan her sebze ve meyvenin bedeli, bir sonraki gün vatandaşın filesine yansıyor. Bu durum pazarcı esnafının tercihi değil; artan mazot fiyatları, hal ücretleri, taşıma giderleri ve kira baskısı altında ayakta kalma mücadelesinin bir sonucu. Pazarcı, “Zararına satamayız” diyor; vatandaş ise “Alacak gücümüz kalmadı” diye dert yanıyor.
Emekliler gibi çalışanlar da istedikleri oranda zam alamadıkları için pazarlardaki satışlar her geçen hafta daha da sönükleşiyor. Birçok pazarcı esnafı, “Asıl satışımız öğleden sonra olur. Saat 15.30’dan sonra, hatta 17.00–18.00 arası ne satabilirsek satarız” diyerek durumu özetliyor. Çünkü vatandaş fiyatlar düştüğünde ancak alışveriş yapabiliyor; o da çoğu zaman ihtiyacının tamamını değil, en ucuzunu seçerek.
Her hafta pazar arabasını bir önceki haftaya göre daha pahalıya dolduran vatandaş, hayat pahalılığından şikâyet ediyor. Aynı ürün, aynı tezgâh, aynı pazar; fakat fiyatlar durmaksızın yükseliyor. Resmi enflasyon oranları ne kadar açıklanırsa açıklansın, vatandaşın algısındaki enflasyon pazarda, markette ve faturada belirleniyor.
Buradaki temel sorun, enflasyonun nasıl ölçüldüğünden çok, kimin ne yaşadığının dikkate alındığıdır. TÜİK’in hangi ürünleri, hangi ağırlıklarla ve nerelerden aldığı verilerle hesaplama yaptığı kamuoyunda yeterince anlaşılmıyor. Şeffaflık eksikliği, güven sorununu da beraberinde getiriyor. Vatandaş, kendi yaşadığı pahalılığı resmi rakamlarda göremeyince doğal olarak bu verilere kuşkuyla yaklaşıyor.
Enflasyon sadece bir istatistik değildir; mutfaktaki tencere, pazardaki file, cüzdandaki son paradır. Rakamlar ne söylerse söylesin, gerçek hayat pahalılığı hissedildiği yerdedir. Pazara giden emekli, markette etiket okuyan işçi, kasada hesabı yaparken üründen vazgeçen genç için enflasyon çoktan açıklanmıştır.
Kâğıt üzerindeki rakamlarla değil, sokaktaki hayatla örtüşen bir ekonomi anlatısına ihtiyaç var. Aksi halde her yeni enflasyon verisi açıklandığında aynı soru sorulmaya devam edecek:
“Bu enflasyon kimin enflasyonu?”