Bazı hükümetler için erken seçime gitmek bir geri adım değil, tam tersine bir cesaret göstergesidir. Ekonomik göstergelerin hızla bozulduğu, toplumun geniş kesimlerinin her geçen gün biraz daha yoksullaştığı bir tabloda, zaman kazanma çabası ülkeye fayda sağlamaz. Aksine, bu yaklaşım sorunları derinleştirir ve bedeli daha ağır hale getirir.
Bugün gelinen noktada enflasyon düşmek bir yana, artmaya devam ediyorsa; resmi istatistiklerle algı yönetimi yapılmasına rağmen hayat pahalılığı vatandaşın sofrasında bütün çıplaklığıyla hissediliyorsa; işçinin ve emeklinin maaşı her ay biraz daha erirken gıda fiyatları, kiralar ve temel giderler durmaksızın yükseliyorsa, artık inkâr edilemeyecek bir gerçek vardır: Bu gidişat sürdürülebilir değildir.
Böyle dönemlerde “elde kalanları satarak günü kurtarma” anlayışı çözüm değil, tam anlamıyla bir tükeniştir. Kamu varlıklarının elden çıkarılması, geçici bir nefes aldırsa bile ülkenin geleceğini ipotek altına almaktan başka bir sonuç doğurmaz. Asıl yapılması gereken, sorumluluğu halkla paylaşmak ve milletin hakemliğine başvurmaktır. Erken seçim tam da bu nedenle bir kaçış değil, demokratik bir erdemdir.
Türkiye’nin bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey, sağlam bir gelir-gider dengesi ve kurallı bir devlet yapısıdır. Bunun yolu da kamu yönetiminde liyakatin esas alınmasından geçer. Devlet kadrolarının ehil ve yetkin isimlerle doldurulması, kurumların siyasi değil, akılcı ve bilimsel kriterlerle yönetilmesi zorunluluktur. Aksi halde alınan her karar kısa vadeli olur ve yeni sorunlar üretir.
Yatırım politikaları da baştan sona gözden geçirilmelidir. Ülkenin acil ihtiyaçları ile siyasi vitrin projeleri birbirinden ayrılmalı, yatırımlar öncelik sırasına göre yeniden planlanmalıdır. Aciliyeti olmayan, ekonomiye doğrudan katkı sağlamayan projeler geçici olarak durdurulmalı; sınırlı kaynaklar üretime, istihdama ve katma değer yaratan alanlara yönlendirilmelidir. Bu noktada, yıllar önce kapatılan Devlet Planlama Teşkilatı’nın yeniden kurulması hayati bir ihtiyaçtır. Plansızlık, bugünkü ekonomik tablonun en önemli nedenlerinden biridir.
Dış ekonomik ilişkilerde de yeni ve gerçekçi bir bakış açısına ihtiyaç vardır. Gelişmekte olan ülkelerle ticari ve stratejik iş birlikleri güçlendirilirken, az gelişmiş ve üçüncü dünya ülkeleriyle yeni ticaret yolları aranmalı, Türkiye’nin pazar payı artırılmalıdır. Bu ülkelerle kurulacak dengeli ilişkiler, ihracatın çeşitlenmesine ve dışa bağımlılığın azalmasına katkı sağlayacaktır.
Ancak tüm bu adımların kalıcı olabilmesi için eğitimi merkeze koymayan hiçbir reform başarılı olamaz. İlkokuldan üniversiteye kadar eğitim sistemi yeniden ele alınmalı; ezbere dayalı, niteliksiz ve eşitsizlik üreten yapı terk edilmelidir. Bilimsel, çağdaş ve üretken bir eğitim anlayışı, uzun vadede hem ekonominin hem de demokrasinin teminatıdır.
Ülkemiz ağır bir ekonomik ve sosyal krizden geçmektedir. Bu krizin bedelini sürekli olarak aynı kesimlere ödetmek ne adildir ne de sürdürülebilir. Artık zaman kaybetmeden, cesur ve samimi bir adım atılmalıdır. Halkın iradesine başvurmak, demokrasinin gereği olduğu kadar, bu ülkenin geleceğine duyulan saygının da göstergesidir.
Erken seçim, bazıları için risk gibi görülebilir. Oysa asıl risk, gerçeği görmezden gelerek aynı yolda ısrar etmektir. Bugün ihtiyaç duyulan şey; erteleme değil, yüzleşme; kaçış değil, sorumluluktur.