Her seçim döneminde sokaklarda, ekranlarda ve sosyal medyada hep aynı cümleyi duyarız: “Seçimler demokrasinin şölenidir.” Ne güzel bir temenni… Ancak bu şölenin gerçekten kutlamaya değer olması için seçim süreçlerinin adil, şeffaf ve güvenilir olması gerekir. Ne yazık ki son yıllarda bu konuda kamuoyunda oluşan güvensizlik, demokrasiye olan inancı da sarsmaya başlamıştır. Bu yüzden artık sözle değil, icraatla güven tazeleme zamanıdır.
Öncelikle, geçmişte seçim güvenliğini artıran yöntemlerden biri olan parmak boyası uygulaması yeniden gündeme gelmelidir. Evet, teknolojimiz gelişti, sistemler dijitalleşti; ancak bazen en basit yöntemler en büyük güveni sağlar. Seçmenin birden fazla oy kullanmasının önüne geçmenin en somut yollarından biri budur ve halkın gözünde de güçlü bir güven sembolüdür.
Seçmen kütüklerinin düzenli ve şeffaf biçimde güncellenmesi ise bir diğer önemli adımdır. Her seçim döneminde “ölü seçmenler” ya da “mükerrer kayıtlar” gibi iddialarla karşılaşıyoruz. Bu durum teknik bir hata gibi görünse de, halkın gözünde seçimlerin meşruiyetini gölgeleyen ciddi bir sorundur. Ayrıca son yıllarda kaç kişiye vatandaşlık verildiği, bu kişilerin vatandaşlığı hangi yollarla kazandığı da açık ve şeffaf bir biçimde kamuoyuyla paylaşılmalıdır. Vatandaşlığın emlak satın alımı yoluyla mı yoksa diğer yasal yollarla mı verildiği konusunda toplumun bilgilendirilmesi güven açısından önemlidir.
Seçim güvenliği denildiğinde yalnızca teknik konular değil, idari baskılar da akla gelmektedir. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde zaman zaman gündeme gelen jandarma ya da mülki amirlerin muhtarlar üzerindeki etkisi ciddi şekilde araştırılmalıdır. Bu tür baskıların önüne geçebilmek için siyasi partilerin temsilcilerinden oluşan köy koordinasyon grupları kurulabilir. Bu gruplar hem seçim sürecini denetleyebilir hem de bölgedeki vatandaşların kendilerini yalnız hissetmelerinin önüne geçebilir.
Güvenlik güçlerinin seçim günü görev yapması elbette kaçınılmazdır. Ancak bu görev, halkın iradesine gölge düşürmeyecek şekilde organize edilmelidir. Güvenlik kuvvetleri sandığın başında değil, sandığa belirli bir mesafede bulunmalı; seçmenin gözü önünde değil, yalnızca gerektiğinde müdahale edebilecek konumda görev yapmalıdır.
Sandıklarda tüm siyasi partilerin temsilcilerinin bulunması ise seçim şeffaflığının en temel dayanaklarından biridir. Tarafsızlık bu şekilde sağlanır, şaibeler bu şekilde ortadan kaldırılır. Aynı şekilde, YSK mührü bulunmayan oy pusulalarının geçersiz sayılması kuralı da kesinlikle esnetilmemelidir. Küçük gibi görünen bu tür esneklikler, büyük tartışmaların fitilini ateşleyebilir.
Seçim süreçlerinde en çok tartışılan konulardan biri de devlet imkânlarının iktidar lehine kullanıldığı yönündeki endişelerdir. Bu kaygıyı ortadan kaldırmak için seçim dönemlerinde İçişleri, Adalet ve Ulaştırma bakanlarının görevden ayrılması önemli bir adım olabilir. Bu bakanlıklar seçim sürecinde kritik rol oynadığından, tarafsızlık algısının korunması büyük önem taşır. Aksi halde “devletin gücü ile partinin gücü birleşti” algısı ortaya çıkar ki bu durum demokrasimiz için ciddi bir zarar oluşturur.
Seçim takvimi başladıktan sonra açılış törenleri, temel atmalar ve toplu açılışlar gibi etkinliklere ara verilmesi gerekir. Seçim propagandası kamu kaynaklarının gölgesinde yapılmamalıdır. Eşit şartlarda yarışılmalıdır ki kazanan gerçekten halkın iradesiyle belirlenmiş olsun.
Ve son olarak, seçimden bir gün önce tüm propaganda faaliyetleri ve görselleri ortadan kaldırılmalıdır. Seçmen son 24 saatini yalnızca kendi vicdanı ve aklıyla baş başa geçirerek karar vermelidir. Bazen sessizlik, en güçlü karardır.
Unutmayalım; sandık sadece bir kutu değildir. O kutu, milletin iradesinin emanet edildiği yerdir. İçine atılan her oy, geleceğimizin harcına karışır. Seçimlerin güvenli, şeffaf ve adil bir şekilde yapılması yalnızca yasal bir zorunluluk değil, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluktur. Bu sorumluluk yerine getirilmediği sürece, kazanan kim olursa olsun kaybeden demokrasimiz olur.
Sandığa güven olmazsa, sandığa gitmenin de bir anlamı kalmaz