Murat AĞIREL

Tarih: 07.02.2026 16:52

Taş taş üstünde kalmadı ama vicdanlar hâlâ ayakta mı?

Facebook Twitter Linked-in

 

Gece saat beşti.

 

Telefon çaldı.

 

Adana’da yaşayan babam arıyordu.

 

“Oğlum” dedi, “Çok büyük bir deprem oldu. Uzun sürdü, çok salladı”.

 

Bazı cümleler vardır, insanın hayatını ikiye böler.

 

O cümleden sonra eski hayatım ve şimdiki hayatım diye ikiye ayrıldım.

 

Televizyonu açtığımda ekranlarda rakamlar, haritalar, uzman yorumları vardı. Merkez üssü Kahramanmaraş, büyüklüğü 7.7... “Çok sayıda bina yıkıldı” deniyordu. Ama henüz kimse, kelimelerin yetersiz kalacağını bilmiyordu.

 

Vakit kaybetmedim. İletişim Başkanlığı’nı aradım. Kurtarma ekipleriyle birlikte depremin ilk günü yola çıktım. Yoldayken Gaziantep Nizip’te ikinci depreme yakalandık. Sarsıntı bittiğinde artık hiçbir şey eskisi gibi değildi.

 

Kahramanmaraş’a vardığımızda bir şehir yoktu.

 

Pazarcık’a ulaşmak istedim, yollar kapalıydı.

 

Ertesi gün Hatay’a geçtim.

 

Gazeteci kardeşim Hazar Dost ile buluştuk. Önce İskenderun, sonra Hatay merkez...

 

Sunny  - Sinema Deneyimini Eve TaşıyınSunny TV, yüksek görüntü kalitesi ve Smart özellikleriyle ev eğlencesini kolaylaştırır.SUNNY

 

Taş taş üstünde değildi.

 

Her enkazın başında bir hayat durmuştu.

 

Bir anne, bir baba, bir evlat...

 

Saatlerin, dakikaların, hatta saniyelerin ağırlığını orada öğrendim. Zaman, o gün insanın üzerine çöken bir yük oldu.

 

Cebrail Mahallesi’ne gittim.

 

Gazeteci dostum Mert Taşçılar’ın eşi Menekşe’nin ağabeyini arıyorduk.

 

Enkaz altındaydı. Ama “mahalle” diye bir şey kalmamıştı. Sokak bile yoktu.

 

Apartmanlar birbirine karışmış, şehir bir enkaz yığınına dönüşmüştü.

 

O gün çaresizliğin tanımını öğrendim.

 

Ne göz pınarlarında yaş kalıyor ne de yüreğin kaldırabileceği bir acının tarifi var. Anne, baba, evlat, eş, sevgili, arkadaş... Hepsi aynı kelimede birleşiyor: Kayıp.

 

Üstelik hiçbir şey yapamıyorsunuz.

 

Hani derler ya, her anne toprağı tırnaklayarak “Doğur beni” der.

 

İşte o gün, o sözün ne demek olduğunu anladım.

 

Bugün 6 Şubat depreminin yıldönümü.

 

50 bin insan yok artık.

 

50 bin hayat, 50 bin hikâye...

 

Yargılanan kim?

 

Üç beş müteahhit...

 

Birkaç “seçilmiş” yetkili...

 

Onlar da parayı basıp tuttukları “güçlü” avukatlarla ya tutuksuz yargılanıyorlar ya da az bir ceza ile yırtıyorlar.

 

Peki ya diğerleri?

 

Enkaz altından yardım isteyenlerin son umudu olan telefonlar sustuğunda, o sistemin yöneticileri neredeydi?

 

Herkes sosyal medyadan yardım isterken, yardım için örgütlenirken sosyal medyayı kısıtlayanlar nerede?

 

Reklam filmlerinde anlatılan yatırımlar deprem anında neden yoktu?

 

Mümtaz Gövce’nin 10 yaşındaki kızının, babasına ulaşmak için attığı mesajlar yerine ulaşmadı. O çocuğun sesi, bugün kimin vicdanında yankılanıyor?

 

Beton yerine çamur koyanlar...

 

Dereden, denizden kum çekip binalara dolduranlar...

 

Bugün hangi lüks evlerde, hangi güvenli koltuklarda oturuyorsunuz?

 

“Buraya hastane yapmayın, zemin kötü” diyen uzmanları dinlemeyenler...

 

Çürük raporlarına rağmen hastaneleri boşaltmayanlar...

 

Canlı yayın sırasında depremzedenin önünden mikrofonu çekip sesini kısanlar...

 

Jeneratörleri çalıştırmak için mazot isteyen vatandaşa sistem kapalı deyip vermeyen benzin firmaları...

 

Rahat mısınız?

 

Gece uyuyabiliyor musunuz?

 

Depremin yeri bilinirken, tatbikatlar yapılırken “Hazırız” diyenler...

 

O gün neredeydiniz?

 

İnsanlar enkaz başında titrerken çadır satmaya kalkışanlar...

 

Daha üç beş yıllık binalar kâğıt gibi yıkılırken denetim görevini unutanlar...

 

Ve meydan meydan gezip “imar affı” müjdesi verenler...

 

Kaç bina o aflarla yıkıldı?

 

Kaç can o müjdelerin altında kaldı? Sonra tek cümle duyduk:

 

“Allah affetsin... Mukadderat... Kader...”

 

Ama kader ihmalle yazılmaz. Mukadderat betonun içine kum karıştırmaz. Allah, sorumluluğu insandan alıp kimseye teslim etmez.

 

Taş taş üstünde kalmadı.

 

Peki ya vicdanlar?

 

İşte asıl enkaz orada duruyor.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —